Normal Mi?

Sondan bir önceki yazımın sonunda, buralarda bundan sonra çeşitli konuların olacak oluşunun sebebini şöyle açıklamıştım:

Hazır sizleri burada toplamışken yemek gezi ve dans harici konular için bambaşka bir sayfaya taşınmayı düşünmüyorum şimdilik. "Buraları eskiden güzel yaşamak nasıl olurları anlatıyordu hep" demeyin. Sorguladıkça, inceledikçe ve irdeledikçe, daha önemlisi yaşadıkça tek bir çizgiye sığdıramadığın yaşamına birçok çizgi dahil oluyor ister istemez. Sözü şöyle bağlamak da başka yere taşınmaktan daha çok işime gelir. "Nasıl olsa 90 yayına gelene kadar konuların çıkış noktası, iyi yaşamak için kolları sıvamak değil miydi? O zaman bunun için ben de, iyi yemek, güzel gezmeler ve dans temalarıma, sanatın her türlüsünü, felsefenin en seçilmişini, bilginin kültürün tarihçesini, onun gerekliliğini, sorgulamanın en afillisini ekliyorum, hepsini de yapmayı en çok sevdiklerimin adı altında topluyorum. Yani Traveling Cooking Dancing altında. Buralarda benimle kalın.

Hala buralarda, benimleyseniz, sohbet eder gibi içimi dökmek istiyorum bugün. 


Kabul etmek gerekirse zordan ziyade zorlaştırılmış günler yaşıyoruz. Gözümüze soka soka bildiğimiz kavramları bize unutturmak, en kötüsünü gösterip sanki onu normalmiş gibi kabul etmemizi sağlamak istiyor gibi birşeyler, birileri... Geçmişle günümüzü kıyaslamak yerine, günümüzde elimizden alınan şeyle yerine konmak istenen şeyin ne olduğunu paylaşacağım sizinle. Ve bunu isyan etmeyerek yapacağım. Sadece benimle birlikte sakince düşünün istiyorum. Sonra nasıl bir hale bürüneceğimize beraber karar veririz. Yine de önceliği size vereceğim. 

Televizyonda yayınlanan, dizilerde, filimlerde, el hareketi yapma sahneleri "kurbağa"lanıyor ya da pikselleştiriliyor, argo terimler "vrak"lanıyor veya "bip"leniyor veya sessizleştiriliyor, ama gerçek savaş kesitleri, patlamalar, kıyımlar, insan cesetleri olduğu gibi gösteriliyor. Aynı gün, aynı kanalın farklı saatlerindeki yayınlardan bahsediyorum. Dün böyleydi bugün böyle oldu demiyorum. Bundan, vahşetin normalleştirilmesi ama küfürlü ve argo konuşmayla, hareket çekmenin "ayıp" olduğunu düşünmemizin istenmesi gibi bir sonuç çıkarıyorum. 

Bir umuttur yaşatan insanı ya hani, umudu bu dayatmanın neresinde bulabileceğimizi artık gerçekten bilmiyorum. Neyi umacağız ve umudumuzun vadesi ne kadar olacak mesela? Günden geceye aynı yayın mecrasında, afallayacağımızı bile farketmeden yaşadığımız anları toplayıp günden geceye hayatta olabilmek mi olacak ümidimiz? Yoksa yitip gideceğimiz meçhul güne kadar ne yaşarsak kar mı diyeceğiz, avuntumuz bu mu olacak?

Yukarıdaki soruların cevaplarını ben de bilmiyorum... Ama sorularıma cevap bulabilmeyi umuyorum. Çünkü bir umuttur yaşatan insanı. 

Benim televizyonda küfür duymam bana zararlı, ama savaşta ölen insanlar görmem normal mi? 

Bunun normal olduğunu düşünen yayın organlarının size bunları normalmiş gibi izlettirmesini siz de normal buluyor musunuz?

Yine televizyonda sırf argo konuşmalar bipleniyor diye bunun ayıp olduğuna körü körüne inanmış birinin, küfür eden birine "vay terbiyesiz diye" girişmesi, ama aynı adamın bir katili iş üzerinde gördüğünde kayıtsız kalmasına bir tek ben mi deliriyorum? 

İnsanlık bunlardan hangisi? 

İnsanlık nedir ki? 

İnsanlık artık işine geldiği gibidir, zora gelince bitendir, yine de kişiden kişiye değişir... 

Özgürce mi yaşıyoruz insanlığı? Bu sorunun cevabı olarak okumaya bayıldığım bir yazının alıntısını yapacağım size. Zira yazan, "bir kişi bile uyansa kar benim için" diyor hemen her yazısında. Buyurun:


Tarih: M.Ö 340-310
Tieba gitgide daha da alışmaya başladı büyük çiftlikteki hayatına. Hem daha ağır işlerde çalışmışlığı da vardı, nane tarlasındaki bu işi o kadar da güç değildi. Üstelik nane kokularının arasında çalışmak bir nebze de olsa ona, kazma ve tırmık tutmaktan nasırlaşan avucunun ve geçen hafta yatırıldığı falaka yüzünden sızlayan ayak tabanlarının acısını unutturuyordu. Tieba hem vahşi görünümlü hem de güçlü bir adamdı, bıraksalar bir ayının bile hakkından gelecek kuvvetli kolları vardı. Üstelik zeki de sayılırdı. 

Hasat dönemindeydi, Tieba o gün yarım mina (yaklaşık 250 gram) kadar nane toplayabilmiş, üstüne de muhtemelen bir köpek sürüsü tarafından kırılan çiti onarabilmişti. Tieba ve arkadaşları günün sonunda başlarında bekleyen iki beyaz adama ellerindeki sepette ne kadar nane olduğunu gösteriyor ve böylece karınlarını doyuracak kadar yiyecek almaya hak kazanıyorlardı. Tieba sepetini gösterdi, beyaz adam onayladığını belirtme maksadıyla başını salladı. Tieba'nın hemen arkasında da her gün aynı barakada uyuduğu o komik suratlı kız vardı. Tieba bu zamana kadar ona adını bile sormamış, kim olduğuyla ilgilenme gereği duymamıştı. Kızın sepetinde nereden baksan beşte bir mina edecek kadar nane vardı, beyaz adam bunu beğenmedi ve Tieba'nın sepetini göstererek kıza "Aranızdaki fark ne? O bu kadar çalışırken sen ne yapıyordun?" diye bağırdı. Tieba ve arkadaşları, beyaz adamlardan ayrı bir yeri tuvalet olarak kullanıyorlardı. zira onların dışkılarından gübre olarak faydalanılıyordu. Kimi zaman bu gübrelerden minik bir dağ olması bekleniyor, ancak o zaman kölelere kendi dışkılarını toplamaları söyleniyordu. Beyaz adam, komik suratlı kızın kolundan tuttu ve diğerlerine de kendisini takip etmelerini emretti. Adam, kızı kölelerin pislediği minik avluya götürdü ve kızın kafasını oradaki dışkı dağına batırarak küfürler yağdırdı. Tieba, kendisini şanslı hissediyordu, çünkü kendisi bu çiftlikte daha yeni olmasına rağmen ancak on vuruşluk bir falaka ile cezalandırılmıştı. Bu sırada muhtemelen kızın akrabası olan siyah bir adam, beyazlara yalvararak af diledi, ancak diğer beyaz adam onu da kafasından tutarak aynı pisliğin içine batırdı. 

Tieba o gün ilk defa bir insanın ezilmesine, güçsüz gözükmesine ve dışlanmasına sebep olmuştu. Eğer o kadar nane toplamasaydı, belki de kızın durumu normal gözükecek ve cezalandırılmayacaktı. Kızın akrabası da sırf af dilediği için cezalandırılmayacaktı. Tieba o gün iki şeyi daha iyi anladı. Birincisi eğer bu hayatta insan gibi yaşamak istiyorsa daha çok çalışmalı, beyaz adamın ondan istediklerini yerine getirmeliydi. İkincisi ise asla bir başkası için af dilememeli, onun hakkını savunmamalıydı. 

Yirmi yıl kadar sonra Tieba, çalışkanlığı, azmi ve sessizliği ile kölelerin şefi haline gelmişti. En kötü durumdaki beyazdan bile kötü durumdaydı, fakat o kölelerin en seçkiniydi. Artık tarlada ağır işlerde çalışmıyordu. Tembellik yapan, yeterince verimli çalışmayan köleleri azarlıyordu. Yanında beyaz bir adam varsa sık sık çaktırmadan beyaz adamın yüzüne bakıyor, onun nabzını kontrol ediyordu. Böylece eğer beyaz adamın yüzünü ekşittiği bir köle varsa hemen beyaz adama yaranmak için o köleyi azarlıyordu. 

Hizmetinin yirminci yılında çiftliğin sahibi, Tieba'ya üstünde birkaç taş olan ve normal insanların giydiğine benzer bir giyecek armağan etti. Bu, bir köle için büyük bir onurdu. Tieba diğer kölelerin yanında asla giysiyle övünmüyor, bunu sözleriyle dışa vurmuyordu, fakat övünmek ve gurur duymak bir insanın davranışlarına ne kadar yansırsa en az o kadar kasılıyordu. Tieba zeki bir adamdı, eğer kendisini giysisiyle övünür ve farklı olduğunu kendi ağzıyla söylerse biraz komik duruma düşebilirdi. Fakat o bunu söylemeden diğer köleler Tieba'nın ne kadar farklı olduğunu anlamalıydı.

Tieba artık çiftliğin büyük köşkünde kalıyordu. Soyluların lisanına da alışmıştı, fakat onlar gibi konuşmayı tam olarak beceremiyordu. Yine de Tieba, kölelerle konuştuğu zaman onlara caka satmak için bazen soylulardan duyduğu kelimeleri konuşmasının arasına serpiştiriyordu. Böylece Tieba, daha farklı biri olduğunu diğer kölelere çaktırmadan hissettirebiliyordu. Üstelik köleler bu dili kullanmıyordu bile fakat bunun bir önemi yoktu, zira bu şekilde farklılığını ispat edebiliyordu. 

Yirmi yılda bu çiftliğe çok köle uğramış, yaklaşık üçte biri de ölmüştü. Bu kölelerin bir kısmı işkencelere dayanamadığından, bir kısmı açlıktan, bir kısmı da hastalıktan ölmüştü. Tieba, böylesi bir ortamda gerçekten çok şanslı ve çok farklıydı. Her gün yüzüne baktığı insanların büyük kısmı kendisinden çok daha kötü koşullarda yaşarken, kendisi nasıl da büyük bir nimete sahipti. 

Kasabada Tieba'nın yaşadığı çiftlik gibi bir büyük çiftlik daha vardı ve bu kasabanın toplam nüfusu 300 kadardı. Kasabanın geri kalan nüfusunu köleler oluşturuyordu. 

Ve bu köleler, tek bir gün bile tükürüğüyle boğabilecekleri sahiplerine başkaldırmayı akıllarından geçirmediler. Aklından geçiren olduysa da tek bir gün, tek bir an bile buna yeltenmediler. Zira onların yiyecek bulmak, işkenceden kurtulmak ve hata yapmadan çalışabilmek gibi çok daha büyük dertleri vardı. 

Tieba ise vahşi görünümlü, güçlü ve zeki bir adamdı. 

Tarih: M.S 2000-2020
Caner o gün sınıfta "Ders bitse de eve gidip yeni aldığım oyunu oynasam" diye düşünüyordu. Üstelik ders sosyal bilgilerdi ve bu ona çok sıkıcı geliyordu. caner zeki bir çocuktu, yaşıtları burnunu koluna silerken, o daima arka ceinde bir paket peçete taşırdı. Görgülü, medeni bir çocuktu. 

Caner düşünceler alemine dalmışken öğretmenin bağırmasıyla yeniden dünyaya bağlandı. Öğretmen, sınıftaki çocuklardan birine çok konuştuğu için kızıyordu. Bu sırada Caner'in yanında oturan çocuk öğretmeninin sözünü kesti: "Öğretmenim, o konuşmuyordu valla". Öğretmen hem sözünün kesilmesine hem de kendisinin yanlış kişiye kızarak hata yapmış olmasına sinirlendi. Ufacık bir velet kendisinin yanlış yaptığını söylüyordu, sinirini o çocuğa kızarak çıkardı: "Sen onun avukatı mısın? ikiniz de yarın sayfa 30'u defterinize yirmi kere yazacaksınız". "Ama öğretmenim...", "Sus, bir de cevap mı veriyorsun?"

Caner o gün iki şeyi çok iyi anladı. Birincisi, asla bir başkasının hakkını savunmamalı, etliye sütlüye karışmamalıydı. İkincisi ise başındaki insanın ondan istediklerini kusursuzca yerine getirmeliydi. 

Yıllar sonra Caner iyi bir üniversiteden mezun olup, ayda 2.700 lira maaşla bir plazada işe başladı. Fakat kısa sürede çalışkanlığı ve itaatkarlığı sayesinde terfi alarak maaşını üçe, hatta dörde katladı. Tabi bunda patronu ile olan sağlam ilişkisinin payı da büyüktü. 

Şirket toplantılarında eğer birisi bir espri yaparsa, hemen patronunun suratına bakıyordu. Eğer patronu o şakaya gülüyorsa, o da gülüyordu. Ve eğer patronu o günkü meymenetsiz ruh hali yüzünden bu şakayı densizce buluyorsa, kendisi de arkadaşını uyarıyor veya ağzıyla "cık cık" yapıp başını "olmadı" dercesine yana doğru sallıyordu. 

Caner gittikçe daha iyi kıyafetler ve daha lüks elektronik cihazlar alabilecek hale geldi. Bu sırada otomobilini de yeniledi. Kendisi içinde yaşadığı ülkenin insanlarının çok büyük kısmından daha üstün olanaklara sahipti, diğerlerinden farklıydı. Fakat bu üstünlüğünü asla kendisi dile getirmiyordu. Bunun yerine iş arkadaşlarıyla çok eğlendiğini belirten on çeşit mezeyle dolu rakı sofrası fotoğraflarını, Facebook adı verilen ve her insana nelere sahip olduğunu gösterebildiğin sanal ortamda yayınlıyordu. Böylece insanlara ne kadar farklı olduğunu ispat edebiliyordu. "Iphone'un yeni modelini çıktığı an rahatlıkla alabilirim" demiyordu, bu onu komik bir duruma sokardı ve Caner zeki bir adamdı. Bunun yerine esprili ama cefakar bir şekilde "Iphone7 çıksa da şu külüstürden kurtulsak" diyerek gücünü belli ediyordu. 

Caner artık çalıştığı şirket toplantılarında "Bu konudaki risk management'imizi yetersiz buluyorum. Derhal bana son aldığımız mail'ı forwardlayarak info'da bulunun" diyordu. Lisanı bir anda nasıl da değişivermişti. Çeşitli bilgisayar efektleriyle kendisini olduğundan daha yakışıklı gösteren fotoğraflarının altına "Die darling die" yazabiliyordu artık. Üstelik etrafındaki kimse bu dilde konuşmuyordu bile. Olsun, onun için önemli olan ne kadar farklı birisi olduğunu gösterebilmekti. 

Caner zeki, modern ve medeni bir adamdı. 

Her gün sabah 7'de kalkmak ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına patronunu daha çok zengin etmek için çalışmak zorunda olmasına rağmen artık kölelik diye bir şey yoktu. Dünya artık daha medeni bir yerdi. Sırf bir terfi alabilmek adına patronuna daha çok yaranmak zorunda olmasına ve kendisini diğer insanların büyük çoğunluğundan üstün görmesine rağmen sınıf farklı diye bir şey de yoktu. Dünya artık çağdaş bir yerdi. Kölelik, sınıf gibi çağdışı uygulamalara yer yoktu artık dünyada. 

Caner gibi ve keyfi Caner kadar yerinde olmayan onun gibi milyonlarca insan vardı Caner'in yaşadığı yerde. Fakat bu insanlar bir gün bile tükürüğüyle boğabilecekleri ve sürekli çalışarak daha zengin etmekte oldukları sahiplerine başkaldırmayı akıllarından bile geçirmediler. Akıllarından geçirseler de bunun için asla bir şey yapmadılar. Zira onların telefon faturası ödemek, eskidiğinde inandıkları malın yenisini almak ve diğerlerine ne kadar farklı olduklarını ispatlamak gibi daha önemli dertleri vardı. 

Caner zeki, modern ve medeni bir adamdı. 

En sevdiği tarihi kişi Spartacus, en sevdiği film ise Dövüş Klübü'ydü.  

Görünmez parmaklıkların olmadığına inanıyordu. 



Şimdi bu hikayeden çıkalım ve gerçeğe dönelim istiyorum. Köleleştiriliyor muyuz? E valla köleleştirilmiyor muyuz? Yaşadığımız şehirlere şöyle tepeden bir bakalım. Göğü delen plazalardan oluşan semalar görüyoruz. En azından bu gördüğümüzün ne olduğu konusunda beni yanlız bırakmazsınız herhalde? Bu plazaların her biri ortalama 40-50 katlı. Sadece Istanbul'da bunlardan 40 kadar var. 15 tane kadar da inşaatı sürüyor olanlar mevcut. Birçoğunda tek bir şirket faaliyetini sürdürüyor. Farklı da olsa çalışan sayısını siz hesaplayın. Çalışanların birçoğu Caner'in hayatının hayallerini kurmakta. Caner olmuşlar ise, iş çıkışı halka karışmakta. Bir tanıdığının iş arayan çocuğuna "profesyonellik" öğretmekte. Şehrimizde, şehirlerimizde, dünyada Caner'ler yetişmekte. 

Bu tablonun vehameti bir yana, tüm Caner'ler bu potaya dahil edilemez, istisnalar kaideyi bozamaz, zaten bu sınıfa girmeyenler de üzerine alınmaz. Demek istediğim, sözüm fark yaratabilene değil, normal olmayanı görebilene hiç değil. 

Şuracığa bir video ekleyeceğim. 



Yine bir tavsiye üzerine rastladım kendilerine. Düşünen, düşündüğünü ifade eden, deneme yanılma yolu ile normları sorgulayan bir dostumun tavsiyesi ile bir gün yemekler ve kültürleri anlatan bir program serisi izlemiştim. "İşte!" demişti, "Ben bu adamlarla oturup bir rakı sofrasında sohbet etmek istiorum arkadaşım!". O programın hangisi olduğunu, daha sonraki bir yayında paylaşacağım, zira her kaliteli içeriği olan program gibi onun da yayını kısa sürdü, tıklanma oranı da bu paylaşacağım kadar az. 

Siz bu paylaştığım videoyu, ve yanındaki tüm seriyi, mümkün olduğunca izleyin. İşte dostumun coşkusu kendilerini izlerken bana da bulaşıyor. Benim de "Ne Diyoruz Ne Anlıyoruz"cuları günlerce oturup bir kenardan dinleyesim geliyor...  

İnsan, insanlık derken varlık bilinci ne menem birşeydir, ondan bahsetmişler... En sevdiğim konulardan biridir hatta en sevdiğimdir. Hakikaten, ne menem birşeyiz biz? 

Nadin Nerjan 




Bu blogdaki popüler yayınlar

I Am Malala

Müzigin Dili Yok / Music Has No Language

Tatlarla Anıları Paylaştık